Meydanda Sabah
· 26 okunma
Sabahın ilk ışıkları Halide Teyze'nin odasının tül perdelerinden süzülüp yatağın buruşuk çarşaflarına düştüğünde, Mehmet gözlerini açtı. Tavandaki ahşap kirişlerde bir örümcek ağı sallanıyordu. Yanında Fatma, sırtı ona dönük, çıplak omuzları hafifçe inip kalkarak uyuyordu. Ter kurumuş, cildine yapışmıştı. Mehmet doğruldu, yatağın kenarında oturarak pencereden dışarı baktı. Köy meydanı uzakta değildi — evin arka penceresinden bile caminin minaresi ve yanındaki dut ağacı görünüyordu. Sabah çoban köpeklerinin havlaması, uzakta bir traktör motorunun öksürmesiyle karışıyordu.
Ayağa kalktı. Yerdeki kıyafetlerini topladı, tişörtünü geçirdi, pantolonunu çekti. Fatma hâlâ uyuyordu. Mehmet onun çıplak sırtına birkaç saniye baktı, sonra omzuna dokundu.
"Kalk."
Fatma gözlerini açtı. Kirpikleri yapışmıştı. "Ne oldu?"
"Kalk, giyin." Mehmet'in sesi düzdü, tartışmaya yer bırakmayan bir ton. "Dışarı çıkıyoruz."
Fatma doğruldu, çarşafı göğsüne çekti. "Nereye?"
"Meydana."
Fatma'nın elinde çarşaf sıkıldı. "Mehmet—"
"Giyin." Mehmet kapı eşiğinde duruyordu, kollarını kavuşturmuş. "Kimse yok sabahın bu saatinde. Çobanlar dağa çıkmıştır."
Fatma yavaşça yataktan indi. Geceliğini yerden aldı, başından geçirdi. Kumaş terden dolayı yapışarak tenine oturdu. Düğmeleri titreyen parmaklarla ilikledi. Mehmet onu izlemeden odaya çıktı, mutfakta ayaklarını yıkadığı musluğa gitti.
Bahçe kapısını açtıklarında sabah havası ıslak toprak ve nane kokuyordu. Fatma çıplak ayaklarının altında çimenin soğukluğunu hissetti. Mehmet elini beline dolamış, köyün dar toprak yolundan yürütüyordu. Önlerinde üç ev, sonra boş arsa, ardından meydana açılan geniş taş zemin.
Meydana vardıklarında etrafta kimse görünmüyordu. Caminin avlusunda bir kedi temizleniyordu. Bakkalın kepenkleri henüz açılmamıştı. Dut ağacının altındaki tahta bank rutubetten kararmıştı.
Mehmet Fatma'yı banka doğru itti. "Otur."
Fatma oturdu. Tahta bankın pürüzlü yüzü geceliğinin ince kumaşını tenine değdi. Mehmet önünde ayakta duruyordu, cebinden bir paket sigara çıkarıp yaktı. Dumanı sabah havasına karıştı. Bir nefes çekti, sonra sigarayı bankın koluna bıraktı.
"Burada," dedi. "Herkesin görebileceği yerde."
Fatma'nın gözleri büyüdü. "Mehmet, biri görür—"
"Kim görecek?" Mehmet diz çöktü, geceliğinin eteğini yukarı itti. "Çobanlar dağa çıktı. Bakkal açılmadı."
Parmakları dizlerinin üzerindeydi. İtip yukarı kaldırdı. Fatma banka yaslandı, başını geri attı. Mehmet onu kendine çekti, geceliği beline topladı. Bir eliyle kalçasını kavradı, kendini hizaladı. Tek hareketle içine girdiğinde Fatma'nın dudaklarından kesik bir ses çıktı — yarı inleme, yarı itiraz.
Mehmet ritmik hareketlere başladı. Bank gıcırdayordu — her hareketle tahta eklem yerlerinden ince sesler çıkıyordu. Dut ağacının yaprakları sabah rüzgârında hışırdıyordu. Fatma'nın parmakları bankın kenarına kenetlendi, tırnakları tahta üzerinde iz bıraktı.
"Ellerini başının üstüne koy."
Fatma itaat etti. Kolları başının iki yanında, geceliği göğüslerine kadar açık, sabah havası tenine değiyordu. Mehmet hızlandı. Her itişinde bankın ayakları taş zeminde kayarak küçük sesler çıkarıyordu.
O sırada — caminin yan sokağından gelen tahta araba tekerleği sesi duyuldu. Hasan Amca'nın el arabasıydı; içinde süt tenekeleri. Hasan Amca, altmışlı yaşlarında, beyaz takkesi başında, sabah ezanıyla beraber sağımdan çıkan köylülerden biriydi. Tekerleğin cızırtısı durduğunda Hasan Amca'nın gözleri meydana ilişti.
Gördüğü şeyi bir an anlamadı. Sonra anladı. Elindeki süt tenekesi yere düştü — metal sesi meydanda yankılandı. Tenekenin ağzından beyaz sıvı taş zemine yayıldı.
"Ulan!" Hasan Amca'nın sesi titredi. "Ulan, ne yapıyorsunuz!"
Mehmet hareket kesmedi. Yavaşladı, ama durmadı. Başını Hasan Amca'ya çevirdi. "Sabahın köründe süt taşıma, Hasan Amca. Rahatsız etme."
Hasan Amca'nın yüzü kızardı. Geri geri yürüdü, sonra döndü koşarak. "Heyvat! Heyvat, gelin! Meydana bakın!"
Sokaktan ayak sesleri geldi. Önce bir, sonra iki, sonra beş kişi. Kadınlar — başörtülü, elinde ekmek taşıyan; erkekler — tırpanları omuzlarında, tarlaya giderken yoldan sapmışlar. Çevre bankı sardıklarında Mehmet durdu. Fatma doğrulmaya çalıştı, ama Mehmet onu bankta tuttu.
"Kalkma," dedi. Sesi alçak, ama meydanda herkes duydu.
Kalabalıktan bir kadın öne çıktı. Fatma'yı tanıyordu — Halide Teyze'nin yeğeni. "Fatma!" Sesi çatlamıştı. "Fatma, kalk oradan!"
Fatma gözlerini kaldırdı. Kalabalığın yüzlerini gördü — tanıdık yüzler, her gün gördüğü insanlar. Bakkal Rıza, cami imamı, okuldan Hülya öğretmen, komşu Emine. Hepsi farklı ifadelerle bakıyordu: öfke, şok, iğrenme, bazılarında merak.
Hasan Amca Mehmet'e yürüdü. "Sen kimsin? Halide'nin yeğeni misin sen?"
Mehmet ayağa kalktı. Tişörtünü düzeltmedi. Pantolonunu çekti. "Mehmet. Fatma'nın kuzeni."
Sessizlik. Sonra bir uğultu — kalabalığın içinden birkaç ses aynı anda yükseldi. "Kuzeni mi?" "Nasıl kuzeni?" "Ulan—"
İmam öne çıktı. Sakalı titriyordu. "Buradan gidin. Şimdi. Polis gelir bu işe."
Mehmet imama baktı. Gülümsedi — düzensiz sakalları arasında, şehir yorgunluğuyla karışık bir gülümseme. "Polise gerek yok. İki yetişkin insanız."
Hasan Amca yumruğunu sıktı. "Köyün meydanında— insanların gözünün önünde— utanmaz—"
Fatma bankta oturuyordu. Geceliğini düğümledi, ayaklarını altına topladı. Başını kaldırmıyordu. Kalabalığın uğultusu kulaklarında çınlıyordu, ama tek bir kelime seçemiyordu. Mehmet'in gölgesi üzerine düşüyordu — ayakta duruyordu, kalabalığa bakıyordu, bir elini cebine sokmuş, sigarasını arıyordu.
Emine koşarak Fatma'nın yanına geldi. "Kalk yavrum," dedi, sesi yumuşak ama titreyen. "Seni eve götüreyim." Elini uzattı. Fatma baktı — Emine'nin gözleri kırmızıydı, dudakları gerilmişti. Fatma elini tuttu, ayağa kalktı.
Mehmet döndü. "Nereye?"
Emine ona baktı. "Sen buradan git. Şimdi."
Mehmet kıpırdamadı. Sigara paketini cebinden çıkardı, bir tane yaktı. Dumanı sabah havasına karıştı. Kalabalık dağılmıyordu — artık daha kalabalıktı, sokaktan yeni gelenler katılıyordu. Telefonlar çıkarılmıştı, biri görüntü çekiyordu.
Hasan Amca Mehmet'in önüne geçti. "Senin yüzünden bu köyün adı çıkacak. İstanbul'dan gelip—"
Mehmet dumanını üfledi. "Köyün adı zaten çıkmadı daha mı?"
Ayağa kalktı. Yerdeki kıyafetlerini topladı, tişörtünü geçirdi, pantolonunu çekti. Fatma hâlâ uyuyordu. Mehmet onun çıplak sırtına birkaç saniye baktı, sonra omzuna dokundu.
"Kalk."
Fatma gözlerini açtı. Kirpikleri yapışmıştı. "Ne oldu?"
"Kalk, giyin." Mehmet'in sesi düzdü, tartışmaya yer bırakmayan bir ton. "Dışarı çıkıyoruz."
Fatma doğruldu, çarşafı göğsüne çekti. "Nereye?"
"Meydana."
Fatma'nın elinde çarşaf sıkıldı. "Mehmet—"
"Giyin." Mehmet kapı eşiğinde duruyordu, kollarını kavuşturmuş. "Kimse yok sabahın bu saatinde. Çobanlar dağa çıkmıştır."
Fatma yavaşça yataktan indi. Geceliğini yerden aldı, başından geçirdi. Kumaş terden dolayı yapışarak tenine oturdu. Düğmeleri titreyen parmaklarla ilikledi. Mehmet onu izlemeden odaya çıktı, mutfakta ayaklarını yıkadığı musluğa gitti.
Bahçe kapısını açtıklarında sabah havası ıslak toprak ve nane kokuyordu. Fatma çıplak ayaklarının altında çimenin soğukluğunu hissetti. Mehmet elini beline dolamış, köyün dar toprak yolundan yürütüyordu. Önlerinde üç ev, sonra boş arsa, ardından meydana açılan geniş taş zemin.
Meydana vardıklarında etrafta kimse görünmüyordu. Caminin avlusunda bir kedi temizleniyordu. Bakkalın kepenkleri henüz açılmamıştı. Dut ağacının altındaki tahta bank rutubetten kararmıştı.
Mehmet Fatma'yı banka doğru itti. "Otur."
Fatma oturdu. Tahta bankın pürüzlü yüzü geceliğinin ince kumaşını tenine değdi. Mehmet önünde ayakta duruyordu, cebinden bir paket sigara çıkarıp yaktı. Dumanı sabah havasına karıştı. Bir nefes çekti, sonra sigarayı bankın koluna bıraktı.
"Burada," dedi. "Herkesin görebileceği yerde."
Fatma'nın gözleri büyüdü. "Mehmet, biri görür—"
"Kim görecek?" Mehmet diz çöktü, geceliğinin eteğini yukarı itti. "Çobanlar dağa çıktı. Bakkal açılmadı."
Parmakları dizlerinin üzerindeydi. İtip yukarı kaldırdı. Fatma banka yaslandı, başını geri attı. Mehmet onu kendine çekti, geceliği beline topladı. Bir eliyle kalçasını kavradı, kendini hizaladı. Tek hareketle içine girdiğinde Fatma'nın dudaklarından kesik bir ses çıktı — yarı inleme, yarı itiraz.
Mehmet ritmik hareketlere başladı. Bank gıcırdayordu — her hareketle tahta eklem yerlerinden ince sesler çıkıyordu. Dut ağacının yaprakları sabah rüzgârında hışırdıyordu. Fatma'nın parmakları bankın kenarına kenetlendi, tırnakları tahta üzerinde iz bıraktı.
"Ellerini başının üstüne koy."
Fatma itaat etti. Kolları başının iki yanında, geceliği göğüslerine kadar açık, sabah havası tenine değiyordu. Mehmet hızlandı. Her itişinde bankın ayakları taş zeminde kayarak küçük sesler çıkarıyordu.
O sırada — caminin yan sokağından gelen tahta araba tekerleği sesi duyuldu. Hasan Amca'nın el arabasıydı; içinde süt tenekeleri. Hasan Amca, altmışlı yaşlarında, beyaz takkesi başında, sabah ezanıyla beraber sağımdan çıkan köylülerden biriydi. Tekerleğin cızırtısı durduğunda Hasan Amca'nın gözleri meydana ilişti.
Gördüğü şeyi bir an anlamadı. Sonra anladı. Elindeki süt tenekesi yere düştü — metal sesi meydanda yankılandı. Tenekenin ağzından beyaz sıvı taş zemine yayıldı.
"Ulan!" Hasan Amca'nın sesi titredi. "Ulan, ne yapıyorsunuz!"
Mehmet hareket kesmedi. Yavaşladı, ama durmadı. Başını Hasan Amca'ya çevirdi. "Sabahın köründe süt taşıma, Hasan Amca. Rahatsız etme."
Hasan Amca'nın yüzü kızardı. Geri geri yürüdü, sonra döndü koşarak. "Heyvat! Heyvat, gelin! Meydana bakın!"
Sokaktan ayak sesleri geldi. Önce bir, sonra iki, sonra beş kişi. Kadınlar — başörtülü, elinde ekmek taşıyan; erkekler — tırpanları omuzlarında, tarlaya giderken yoldan sapmışlar. Çevre bankı sardıklarında Mehmet durdu. Fatma doğrulmaya çalıştı, ama Mehmet onu bankta tuttu.
"Kalkma," dedi. Sesi alçak, ama meydanda herkes duydu.
Kalabalıktan bir kadın öne çıktı. Fatma'yı tanıyordu — Halide Teyze'nin yeğeni. "Fatma!" Sesi çatlamıştı. "Fatma, kalk oradan!"
Fatma gözlerini kaldırdı. Kalabalığın yüzlerini gördü — tanıdık yüzler, her gün gördüğü insanlar. Bakkal Rıza, cami imamı, okuldan Hülya öğretmen, komşu Emine. Hepsi farklı ifadelerle bakıyordu: öfke, şok, iğrenme, bazılarında merak.
Hasan Amca Mehmet'e yürüdü. "Sen kimsin? Halide'nin yeğeni misin sen?"
Mehmet ayağa kalktı. Tişörtünü düzeltmedi. Pantolonunu çekti. "Mehmet. Fatma'nın kuzeni."
Sessizlik. Sonra bir uğultu — kalabalığın içinden birkaç ses aynı anda yükseldi. "Kuzeni mi?" "Nasıl kuzeni?" "Ulan—"
İmam öne çıktı. Sakalı titriyordu. "Buradan gidin. Şimdi. Polis gelir bu işe."
Mehmet imama baktı. Gülümsedi — düzensiz sakalları arasında, şehir yorgunluğuyla karışık bir gülümseme. "Polise gerek yok. İki yetişkin insanız."
Hasan Amca yumruğunu sıktı. "Köyün meydanında— insanların gözünün önünde— utanmaz—"
Fatma bankta oturuyordu. Geceliğini düğümledi, ayaklarını altına topladı. Başını kaldırmıyordu. Kalabalığın uğultusu kulaklarında çınlıyordu, ama tek bir kelime seçemiyordu. Mehmet'in gölgesi üzerine düşüyordu — ayakta duruyordu, kalabalığa bakıyordu, bir elini cebine sokmuş, sigarasını arıyordu.
Emine koşarak Fatma'nın yanına geldi. "Kalk yavrum," dedi, sesi yumuşak ama titreyen. "Seni eve götüreyim." Elini uzattı. Fatma baktı — Emine'nin gözleri kırmızıydı, dudakları gerilmişti. Fatma elini tuttu, ayağa kalktı.
Mehmet döndü. "Nereye?"
Emine ona baktı. "Sen buradan git. Şimdi."
Mehmet kıpırdamadı. Sigara paketini cebinden çıkardı, bir tane yaktı. Dumanı sabah havasına karıştı. Kalabalık dağılmıyordu — artık daha kalabalıktı, sokaktan yeni gelenler katılıyordu. Telefonlar çıkarılmıştı, biri görüntü çekiyordu.
Hasan Amca Mehmet'in önüne geçti. "Senin yüzünden bu köyün adı çıkacak. İstanbul'dan gelip—"
Mehmet dumanını üfledi. "Köyün adı zaten çıkmadı daha mı?"